wb çıkmazı
sayın winston box hiç yakından baktınız mı?
- baktım .
hayran kaldınız mı?
- kaldım
« Önceki |
sayın winston box hiç yakından baktınız mı?
- baktım .
hayran kaldınız mı?
- kaldım
. biçimler
geldi önce . kavisler . soğuk, nemli ve suni esintinin kavisleri .
gölgeler .siyah bir çanta, üstünde '70.000 deads' yazan , kucağında
pembe battaniyesi bir adam , iki hindu ve bir cüce . o sıra makineyi
tekmeleyen adam oluştu ; ve yere dağılan bozukluklar . tünelin
içindenki ışığı gördüm, sarı çizgiye yaklaşanları ve yanı başımda var
olan bedeni : "hoonıııaauuuwwwhuuunooohuunnnn..." .
.
alışkın olduğum bir çıkmaz bu; her zaman bir yolunu bulup içinden
sıyrıldığım bir karmaşa . bu seferki işaretse bir yazı . ışığın
üstünde,,, beni angela'ya götürecek . kapılar açılıyor, içeri giriyorum
. üç kokoş üzerlerindeki fularlardan bahsediyor . üçüne de aşık
oluyorum,,, oturana kadar .
. tenha vagon, karşılıklı oturaklar .
.
scaremonger karşımda . floresan beyazı tavana bakıyorum . sıranın
hangisinde olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum . scaremonger gazetesini
hışırdatıyor . perona gelmeden önceki 15 dk.'yı anımsamaya çalışıyorum
. scaremonger'ın gözleri üzerimde sabitleniyor . hislerimi yitiriyorum
. gazete katlarından kurtuluyor ve tabana yayılırken, yanında boylu
boyunca uzanmış halde onun dizlerini görüyorum . kıvrılmış ve yere
dayanmış diz figürü . bir sonraki durak, yerde haraketsiz yatarken
kapıların açılmasıyla elinde gitar,,, sesi cassandra wilson'u
andırıyor,,, "vay canına!",,, bekliyorum, geçecek birazdan .
.
anons,,, kapılar kapanıyor , ses tellerimi duyumsuyorum, bir şeyler
söylemeye çalıştığımı . yüzünde gerili gergedan derisi hareketleniyor .
"sakin ol" diyor, eski aşklarımdan biri duruyor onun arkasında, bu bir
esmeralda kokoşu, "sara krizi olabilir tamam ma, şimdi uykuya dalacak,
bırakalım hade..." onun arkadaşı, "dilini tutmamız gerekmiyor mu?" bir
solucanı çevrelemiş çocukların arasından pembe bir battaniye görüyorum
. "tanrım, çabuk ol, ona çok yaklaştım..."
.
ineceğim durağın anonsu yapıldığı sırada ayağa kalkıyorum, üstümü
silkeliyorum,,, : scaremonger dediğim adamın yüzündeki deri tekrar
faaliyete geçiyor, kalkmama yardım ediyor, sırtımı sıvazlıyor, yerime
doğru çekiştiriyor, elinde bir nörologun kartviziti,,, kendisinin, adam
doktormuş . sırtımdaki sessiz kollardan kurtulup kendimi dışarı
atıyorum . sessiz kapıdan geçip, sessiz merdivenleri tırmanıp, sessiz
caddeye çıkıyorum . şekerci çocuk deviniyor yanımda ve durup
düşünüyorum, koca şehir boş bir odaya dönüşüyor . sessiz bir sigara,,,
sessiz dumanını seyrediyorum .
"bu
sefer iki yitiş arasında boşluk olmadı hiç" ,, "tek scaremonger, iki
yitiş" ,, "daha önce olmuş şey değil ama..." sigaranın son dumanı,,,
elinde alışveriş torbası yaya geçidinde yeşili bekleyen annem giriyor
görüntüye . bir diğeri, bir bacağı yerde, taksiden inmek üzere .
tüyleri yüzülmüş bitli bir tilki kürkü var şimdikinin üzerinde,
yanımdan geçip gidiyor . scaremonger,,,o adam, o nörolog,,, babamdı .
şimdi netleşiyor görüntü . "angela!" bağırıyorum . ona ulaşmalıyım .
"angela!"
.
çerez poşetleri dolu tezgahının önünden, annemin bakışlarının içinde
geçiyorum . "angela! aaaaaa!" . 73 yaşında kör bir kadının yanından
"hoonıııaauuuwwwhuuunooohuunnnn" apartman girişine ulaşıyorum . "4. kat
olmalı, burada oturuyordu" . merdivenlerden çıkıyorum . loş
merdivenlerde önce kokuları sonra tad alma duyumun gidişini
duyumsuyorum . demir bir kapı, kokusuz,tatsız, yalnızca demir bir kapı
. zili çalıyorum . zili duyuyorum , kapının açıldığını . bir kadın
görüyorum , ellerinki köpüklü bulaşık eldivenlerini . gözlerimin olduğu
yere bakıyor . "angela! angela!" diye bağırıyorum omzunun arkasına
doğru . korku bürümüş gözleri, kapıyı kavrayan ellerine bakıyor bir an
ve kapı, üstüme doğru geliyor . ve bağırıyorum tekrar "angela burada
mısın? angela!" . kapıyı itiyorum arkasındaki kadınla birlikte .
ayakkabılığa yıkılan kadın imdat çağırıyor çığlığıyla . 4. kattan
binaya dağılan trajedinin dalgaları yankılanıyor tanıdık soğuk boşlukta
. geçmişimin boşluğunda . salona geçiyorum, bir beden var koltukta,
boktan, renksiz ev kıyafetleri, , bacak bacak üstünde, bir ayağında
terlik sallanıyor , sakız sesi . ve işte orada! biliyordum! ah
angela,,, arkamdan kadın, "burada Angela diye biri oturmuyor seni
lanet olası bok çuvalı! çek git! çek giiiiit! imdaaaat!" pencereyi
geçip balkona çıkıyorum . cam kırıkları saçılıyor . "angela orada işte!
ah angela! angela, niyahet buldum seni,,, kardeşim............... "
......
. üçüncü kat, yedi katlı bir apartman . akşamın mavisi, dışarda, çirkinliği istila halinde .
pencerenin önündeyim, seyrediyorum
. sisin arasından bir güneş hüzmesi daldaki serçeye vurmuş,
serçe şakıyor, yapraklar alkışlıyor .
serçe, sonunda küçük bir reveransla havalanıyor .
ağacın altından, kara, gudubet bir gölge, elinden tuttuğu pembe etekli kızını yokuşta sürüklüyor .
sonbahar . hayat her zamanki akışında . gri, mekanik ve anlamsız .
akşamdan kalma ruh haliyle aşağıda parçalanmış cesedime bakıyorum . insanlar, etrafımda
. şaşkın insanlar .
mutfağa gidip içecek bir şeyler arıyorum . bir şişe bira biraz domestos ve tuzruhu . kapı çalınıyor . elimde kokteylim
açıyorum . "merhaba" . gitarı duvara yaslayıp kanepeye atıyor
kendini
. "olum var ya süper bişey
yaa bir daha yapmalısın, mutlaka!"
kadehi gösterip bir şey içmek isteyip istemediğini soruyorum . cevap veremeden tuvalete koşturuyor . bu arada kapı kırılıyor ve bir kaç polis memuru dalıyor içeri . öksürükleri tuvaletteki çığlıkları bastırıyor ve göğüslerini tuta tuta dışarı çıkıyorlar yeniden .
. koridorda kalakalıyorum . ardından küçük odadan biri sesleniyor, dünkü partiden kalanlar olmuş herhalde .
su istiyormuş . "biraz su" diyor
"lütfen"
. bir elimde kadeh ötekinde su bardağı mutfaktan çıkarken telefon çalmaya başlıyor
. kızın sesi hüzünlü .
"bay laurent? burada sizinle konuşmak isteyen biri var." bir şey söylemeden bekliyorum, ahizenin el değiştirmesini dinliyorum .
"evlat...evlat ben, benim, hoax"
salonda televizyonun sesi, biri haberleri seyrediyor olmalı.
'evlat dinliyor musun? duyuyor musun? hatalı sollama ha ha ha!. 49'dan...yani...ben, ben, gelemiyorum...affet beni...ben seni affediyorum...ha ha!...evlat?...çok üzgünüm...en son ben kaldım...buraya kadar...fazla konuşamayacağım...kelebek seçmeleri var...gitmeliyim, anlıyor musun? gitmeliyim...'
telefon kapanıyor . su, küçük odaya gidiyor,
televizyondan dağılan ses dalgaları dolaptaki bardakları titretiyor .
beriki tuvaletten dönmüş, kanepede sessiz, gözleriyle, kazakistan'da, pobeda tırmanışı sırasında kaybolan dağcılardan ümidin kesildiğini bildiren yazıyı takip etmeye çabalıyor .
" gruptaki yedi dağcıdan cesetleri bulunan ikisi, marcel hedges ve hoax laurent'ın bulunduğu mevk..." televizyon
kapanıyor . uzaktan kumanda önce o'nun fotoğrafının asılı olduğu duvara sonra vantilatörün pervanesine çarpıp dağılıyor . "lanet lanet lanet! öldükten sonra her şey daha da salakça oldu dostum"
elimde ölüm kokteylim, halının üstündeyim
"şu gelen telefon...düşünsene bi, 49'unda deliriyorsun . onca çabadan sonra . ve seni tımarhaneye götürürlerken bam! son hesap kesim tarihi . palavra yani! sonmuşmuş . öyle söyledi . tuhaf! . çook tuhaf" .
. yerde kırık çerçevenin içinden bana bakıyor hala, nasıl yapıyorsa, hala, gözlerimin derinliklerine . "bütün olanlardan sonra işte bir tek, bu kalıyor elinde . tek bir resim . ölüm, bu olmalıydı . o'nun içinde ölmek ve evet tek gerçek ölüm bu . ve onun ellerinde . onun kontrolünde . gerisi, kafan iyiyken salondaki dev aynaya bakıp hangi taraftaki senin gerçek olduğunu karıştırmaya benziyor"
"hey dostum şu şarkıyı...hani onun için yazdığın şarkı yok mu..."
. resmi, etajerin üstünde şaha kalkmış hint filinin hortumuna iliştirilmiş tütsünün külleri üstüne koyuyorum . gitarı alıp kara notaların kazılı olduğu duvara dönüp çalmaya başlıyorum . o'nun için... son kez...
"hey! bu kapıya ne olmuş böyle!" .
küçük odadan sürüne sürüne koridor eşiğine kadar gelen, scc lezyonlarıyla kaplı bir suratın, kırık kapı parçalarına şaşkın şaşkın bakan donmuş ikizine bakışını görüyorum .
"herkes tamam sanırım, bütün olasılıklarım..." yola çıkmaya hazırız artık . toplanalım . bu bataktan kutuluyoruz . sonsuza kadar kanat çırpmaya ve kral kelebekleri olarak yolculuğumuzda binlerce kez daha ölmeye gidiyoruz.... kokteylimi fondip yapıyorum ... "hey dostum! son kez a feast for friends'i dinleyelim olmaz mı ha? giderken...son kez"
"ok"..."geliyor..."
.......
They are waiting to take us into
The severed garden
Do you know how pale and wanton thrillful
Comes death on a strange hour
Unannounced, unplanned for
Like a scaring over-friendly guest youve
Brought to bed
Death makes angels of us all
And gives us wings
Where we had shoulders
Smooth as ravens
Claws
No more money, no more fancy dress
This other kingdom seems by far the best
Until its other jaw reveals incest
And loose obedience to a vegetable law.
I will not go
Prefer a feast of friends
To the giant family.
1.
. günün birinde, burnuna konan karasinekle yaşamaya başlayan adam
. günün birinde, burnuna konduğu adamla yaşamaya başlayan karasinek.
. yüz'üne bir şekilde bir nedenle insani tek bir ifade bile veremediği için elinde maskelerle dolaşan adam. (ve bunları uygun durumlarda kullanıyor) ( ve bunları eski resimlerinden kesmiş) ( ve bunları büyütüp elma şekeri çubuklarının ucuna yapıştırmış) (ve artık eskisi kadar sevmiyor elma şekerlerini)
. sevdiği bir şarkının sesini duyduğunda yavaş yavaş silinen adam
. sonunda aynadaki aksinden başka dostu kalmayan adam
. sonunda aynadaki aksiyle dost olan adam
. sonunda aynadaki aksinin ona kendisini öldürmesini söylediği adam
. aynı yıl, ay, aynı gün ve akşam ve aynı saatte, biri caddedeki büyük gri, diğeri caddenin ikinci sokağından dönerek yokuşun sonunda bulunan renksiz apartmanda, benzer zili aşağıdan çalarak ve cevap alamayıp farklı renkteki anahtarlarla holü geçip ve asansör bozuk olduğu için merdivenlerden yedinci kata kadar çıkıp, üstünde pirinçten, aynı yüz ve kederle, kaderleri kapıya gelenlere sanki kükreyişleri sükunetle lanetlenmiş ve bunun bedbahtlığı içindelermiş gibi bakmakla çizilmiş olan aslan figürüne kelimesi kelimesine tam olarak bunları düşünerek yaklaşan ve kapıyı açan ve silahını çıkaran ve tereddütsüz 'o'na doğrultan ve gözbeleklerinin içine bakarak, ve hiçbirşey söylemeden...
tetiğe basan ve
ölen adam.
. bir gün ömrü hayatında yaptığı en güzel tabloyu bitirdiğinde ölümün ona artık her şeyden yakın olduğunu hissedip, yanına bir de kendi çirkin heykelini yapan ve resminin asılacağı galeri duvarının önüne, resminin karşısına bu yaşlı çirkin heykelini koyduran, böylece bu son eserine sonsuza kadar hayranlıkla bakmak isteyen heykel adam .
2.
. insanlık tarihi, insanlığın, birgün koridordan geçerken 11 yaşındaki kızının okul çantasının kulbuna tüküren, okul saati geldiğinde de ona çantasını kendi elleriyle veren bir anlık unutkanlıktan ibarettir.
3.
bir akşam yürüyordum, yürüyordum ve yürümeyi bırakırsam ne olacağını merak ediyordum. yürümeyi bıraktım.
durdum.
, bunu yapan bir virüstü.
4.
kuşlarda olduğu gibi balinalarda da...
TANRIYA DERLEME
1. bir ruhsam eğer, bu çektiğim acıları ruhum hissetmiyor olmalı. fakat diyorlar ki sen ölünce ruhun, bedeninin içindeyken yaptıklarınla hesaba çekilecek ve işte o zaman elinde acıyacak bir tek ruhun olacak. e, hissetmediğim acıların etkisinde yaptıklarım ne kadar ruhumun sorumluluğunda olabilir ki?
evet komiserim aynen biraz önce arzettiğim gibi. noel baba serigrafili kahve fincanı, kabartmalı değil efendim eşantiyon olanlardan olması muhtemel.(...) evet evet, dokunulmamış efendim. bir yudum dahi alınmamış komiserim, kendini asmadan önce yaptığı kahveye elini bile sürmemiş görünüyor evet. (...) şekerli mi? bakayım komiserim. hmmm evet hem de ziyadesiyle şekerli. (...) hayır efendim cebri bir durum muşahade edilmiyor vakada. masada kahve dökültülerine görülmüyor; oldukça muvazeneyle, ihtimam gösterilerek konmuş masanın üstüne ve ve adam kendini asmaya gitmiş. (...) evet fincan silme kahve ile dolu. (...) hayır efendim başka bir eşya yok odada. ortada masa, masanın üstünde fincan, fincanın içinde kahve, olay yerine intikal ettiğimizde tavana vidalanmış çelik bir çengelin ucunda sallanan müntehir zat ve elindeki intihar mektubu. ne halı, ne dolap, ne kitap ne de yatak, hiçbirşey yoktur odada efendim. (...) . notta komiserim "kuşlarda olduğu gibi, balinalarda da" yazılmış ve sonuna da üç nokta konmuş, bir anlam veremedik... (...) emredersiniz komiserim, arkadaşlar..! ne gazeteciler mi? kimseyi almayın içeriye! olay yeterince karışık zaten, incelemeci, var mı parmak izlerinde bir şey? (..) yaa demek hiç parmak izi yok ha? bak bu kötü havadis (..havadisi bırak, kendi izlerinden bile eser yok, her yeri araştırdık, bir tek iz yok..)
belediyeden geldiler, şikayet varmış. arkalarında polis memurları. ellerinde evraklar. uzun süre bakıştık önce. sonra, orta odada beslediğim yavru kambur balinamın özellikle akşam vakitlerinde bilemeyeceğim annesine belki, belki de sürüdeki arkadaşlarının anısına gayriihtiyari söylediği şarkıların ve yaktığı ağıtların etraftaki bir takım menhus mihrakların o çok sayıdeğer tahammüllerini tükettiği gerekçesiyle 'ilişikte boy kilo yaş ana adı baba adı vesairesi ne yazılacağını bilemeyen katipler tarafından boş bırakılmış kağıdın üstünde sembolik olarak gene kuvvetle muhtemel resme istidatlı ora işi bir memur tarafından çiziktirilmiş illüstrasyonu bulunan mahut balinamın konak asliye hukuk mahkemesinin ilamı gereğince tahliyesine karar verildiğini bildirdiler bana. peki dedim alın götürün, kolay gelsin. gidip çay demledim. sonra bir şey oldu, neydi hah adamlar daha fazla adam gerekeceğini düşünüp ekip arabasından bir dört kişi daha çağırdılar. birozdan toplam 12 polis memuru koridorumda orta odanın kapısının önündeydi. komiser olanı kapıyı açmalarında bir sakınca olup olmadığını sordu. şimdi uyumakta olduğunu söyledim thumpy'nin. bir de 'ah memur bey bilmezsiniz, uyandırıldığı zaman ne kadar fevri olur' demeyi de eksik etmedim. komiser buna karşılık kapıyı açtı. benim minik thumpy'm kapının açılmasıyla kuyruğunu şöyle bir duvara vurdu. sonra bir kez daha, ve bir daha. koridorda bilmem nere testisi gibi dizilmiş memurlar sırtlarını karşı duvara dayadılar. ben uyardım sizi dedim. thumpy daha küçük, sözden anlamıyor. şimdi ne yapacaklarını tartışmaya başladılar. çok geçmeden memur aziz, şaşkın ve balıkadam kıyafeti giymiş bir şekilde arzı endam etti koridorumda. komiser "aziz oğlum" dedi, "şimdi sen odaya giriyorsun ve bize yapacağımız tahliye için bilgi topluyorsun, yani ne yapılabilir mucibinden tamam mı?" .aziz'e, odaya girebileceği thumpy'nin mamasını verdiğim kapağı gösterdim ve aziz kapağa tırmanıp orta odamdaki havuza daldı. "ben hiç yapmamıştım bunu" dedim, "ne tepki göstereceğini bilemiyorum". koridorda aziz'in yüzüşünü seyrettik, bize bakışını, eliyle her şey yolunda deyişini, sonra aziz bir ara görüş alanımızdan çıktı, bir süre görülemedi, akabinde hava kabarcıklarını gördük azizin, aziz de ardından artık yüzüyor gibi görünmeyen vücuduyla karşımızda süzülmeye başladı. "sizin aziz ezildi" dedim. komiser ve avenesinden bir kaç memur çömeldi ve ellerini yüzlerine kapatıp ağlar gibi yaptılar. "trajik" dedim. yanımda eğilmemişlerden epiküryen görünümlü bir memursa "dramatik" dedi. aziz işte tam bu anda dibe vurdu.
- neden bırakmadın yaşayayım baba? neden engel oldun dünyaya gelmeme?
- sana uygun anne bulamadım yavrucuğum
- laf mı şimdi bu. ortalık kadın kaynıyor incesi kalını, pigmesi avustralyalısı... ben melakuttan görüyorum arada sırada balkona çıkıp bakıyorum hayata ne güzel ışıl ışıl görünüyor bir bilsen öyle istiyordum ki doğmayı bilmiyorsun yaşamanın değerini lanet olası! seni kayıtsız şartsız alıp çekmişler hayata, sana ne oluyor da şimdi gelip bana şart şurt...yaa bırak da o ışığa, o sıcaklığa o mutluluğa ulaşayım. bul bir kadın, evlen onunla, sonraaaa onu da ben mi anlatayım... 5 dakikanı alır beya!
- ah evladım oradan nasıl göründüğünü bilemem, anlatsan da anlayamam, çizsen çizemezsin zaten, buradan orası da görünmez aksi gibi , iletişim hatları kesilmiş yaradan tarafından, şeytanın işgali altındayız! bunları okuyacak imkanın olursa çok müşgül durumdayız, çevremiz kuşatıldı, sağdan soldan yoğun saldırı altındayız!... burada orada olması muhtemel güzelliklerden fazlası yok emin ol. schrödinger'in kedisi misali. ölümüyüz iyimiyiz belli olmuyor, (arapça ibranice latince miyavlayıp duruyoruz, duyan eden yok) oradan ama burası o kadar ümitsiz durumda ki...
- ümitsiz babandır!...
- öyleydi
- ya bir sus! lafımı kesme bari. umudun olmadığını sen söylüyorsun. ben nerden bileceğim aslında umudun yalnız senin içinde olmadığını?
- ama sonuçta sen bana tâbisin. ben umutsuzsam, bu, tamamen sana tahakküm eder. maalesef durum böyle....
- ya bırak palavrayı da...sana bir şey soracağım...
- sor
- sen ne bok yemeye ordasın peki? amacın ne? neyin kaldı? beni burada böyle karanlık ve soğuk bir köşesinde uzayın bırakarak orada nasıl bir bütünün parçası olmayı düşünüyorsun...
- ee ben ilk değilim ki. çok var benim gibi. bu kararı verenler, veremeden kaderin kararına boyun eğenler, karar dâhi veremeyecek ahval içinde olanlar...sen beni öldüm say, hah işte yarın öldüm mesela, olamaz mı? ölen onca insandan biri olduğumu düşün. şu anki durumum bu düşünceden çok da uzak değil zaten
- hıh! ölü çocuğun ölü babası! sen de!
- sen ölü sayılmazsın. bilmiyorum aslında belki de
- ama sen katil sayılırsın. burada, ki gelince göreceksin sana katil muamelesi yapacaklar, akıttığım tüm gözyaşlarımı bir kapta toplayıp içinde boğacaklar seni, asla boğulmayacaksın, hep o anı yaşayacaksın! en derine en derine atacaklar, cehennem ateşinin bile olmadığı bir yere! sonsuza kadar ruhunun çirkinliğiyle sıkışmış, donuk kalacaksın!
- ruhum hakkında söylediklerine katılabilirim çünkü kendisiyle pek yakın değiliz yıllardır onu geçelim ancak amacım...nasıl anlatsam: senin onlardan olmanı nasıl engelleyeceğimi bilmiyorum evladım. ah onlar! bilmezsin onları sen. kusursuz olmanı isterdim, eğer gelseydin. asla kaybetmeyen bir insan yetistirmek isterdim, insanlığı yücelten biri, benim onların içinde eriyip tükendiğim tüm kanunlarını, aptalca kurallarını, saçmasapan sistemlerini alaşağı edebilecek, onları içlerinden vurabilecek biri olmanı isterdim. gözlerine baktığımda varlığımla ve varlığınla gurur duyacağım biri olmanı, evet doğmanı ama daha önce kimsenin doğmamış olduğu gibi doğmanı isterdim, saf bir inançla, doğru olandan asla şaşmadan, giriştiğin hiç bir davayı kaybetmeden kısacası ve daha dahası isteyebileceğimden çok daha fazlasını istediğim şu ana dek dünyada tanık olunmamış derecede mükemmel mükemmel! olmanı isterdim. insanlığın tanımını bir üst mertebeye taşıyacak insan olmanı isterdim. ama ama sürekli çevremde, varlığımda onları görerek, bütün bunları nasıl yapabileceğimi bilemiyorum! çok üzgünüm benim doğmamış evladım, çok üzgünüm. onlar...
- ah babacığım madem benim için düşündüklerin bunlardı neden bir gün bile bu ülkünü gelçeklestirmek için bir şeyler yapmadın. neden her şeyi gelişine bıraktın? yapabilirdin! yapabilirdin!
- ben farkettiğimde olan olmuştu ne yazık ki senin olsaydın olmandan korktuğum kişiye dönüşmüştüm çoktan, dönüştürülmüştüm belki de. sonrası olur mu bilmiyorum?
- yaş kaç senin baba?
- 27 civarı
- çeyrek gitmiş desene
- ben yarısı diyorum ama bilinmez tabii
- bugünden itibaren biraz çabalasan olmaz mı? başına birşey gelmezse ha bir de uzun yaşarsan sıkılırsın be bu hayattan yani öyle böyle değil allah saklasın kendini öldürürsün böyle giderse korktuğum o, yoksa yani, düşünürsen ben burada iyiyim, anlattıkların doğruysa bu mihvaldeyse hayat, insanlar doğup, bir yaşa gelip, sevip sevmeyip ardından evlenip, evlenince bu muymuş evlilik sıkıldık sıkıldık bir de çocuk isteruk, evin neşesi bereketi diyerek aslında nasıl bir insan yetiştirebileceklerini bir an dahi düşünmeden tabiricaizse ürüyorlarsa ve fotosentezsel bir anlayışla doğan çocuğu büyür büyür diye diye büyütüp, büyüdüğünde de bir takım teknolojik gelişmeleri saymazsak kendilerinin bir sosyo-klonunu elde ediyorlarsa sonunda, ben iyiyim baba burada. dünyaya gelmek bu saf ruhumun, sıkılsam da patlasam da böylesi kirlenmesine değmez gerçekten.
- valla kafamın içinde bir sessin şimdilik. o güzeller güzeli, o muhteşem o kim bilir neredeki kadın bir gün gelir, bir hata yapar da, benim de onu sevebileceğim bir zamanda bana tutulursa olmaz olmaz demiyelim, duyarız senin sesini de mutluluk çığlıklarını inşallah, inşallah bir gün haksız olduğumun farkına varırım. her iki anlamda da haksız.
- pişmanım hakim bey. hem de çok
Serseri adımlar, siyah içki poşetlerinin, belediyenin park kenarına geçenlerde diktiği menekşeleri korkutan bir hızla dönüp dönüp geceye yükseldiği dar yolda, uzaklaştılar. Menekşeleri bir endişe almıştı sanki. Karanlıktı. Sırtları bana dönük, kulaktan kulağa bir şeyin, belirsiz bir şeyin, yalnız menekşelerin hissedebileceği bir kehanet belki de, ne ise, yaklaştığını fısıldıyorlardı birbirlerine. 10-15 adım solumda, Kameriye Kafe’nin karşısındaki parkta, köklerindeki titreyişle, tek kelimeyle, çiçektiler. İmgelerin kesin ölüm saatini yazan rüzgar vardı bir de ve sinirli bir anına denk gelmiştik. Sigaramı attığım gibi, aldı, paramparça edip, ucundan dağılan korları savurdu alt caddeye dönen sapağa kadar. Etraf sessizdi bir süre ancak sonuna kadar tatmin olmuş, boş, verimsiz bir otobüs sesi deldi ansızın her şeyi. Delip geçti. “Havada uçuşan kara maddelerdi belki karşılığı olmayan” diye ilk mısra… sonrasını kıvıramadım… Her şeyi için çok geç diye geçirmek için içimden, bir boşluk, altı çok noktalı bir defter yaprağı vardı sanki. Kenarı bin bir çeşit alkole maruz, büzülmüş ve kırışmış bir yaprak. Ben orada olsam ağlardım ama değildim neyse ki… yani… tam olarak değil.
Kafamı kaldırıp baktım. Ne diye yaşadığım yazıyordu yukarda. Nedenim gibi kesik kesik parıldayan yıldızlara baktım. Utandım sonra kendimden. Çıplak gözün gördüğü beş bin kadarıydı. Onlarda bile sınıfta kalmıştım. İnsandım. ‘Aha şu büyük ayı…. Şu da küçük olan. Kutup hangisi… Bulut var ama, bulut olmasa, şurda…. Venüs kayboluyor zaman zaman onu biliyorum… Ya ötekiler… Ya bu soruluyorsa son sorgu zamanı? Sıçtık mı! Valla, olmaz olmaz diyemem ki. ….Betelguise’u yada proxima’yı da bilsem fena olmayacak aslında…. Şu kırmızımsı olan o olmalı. Mavi miydi yoksa Amaaaan.’ diye….
Hepimiz yıldız tozuysak, şu yaklaşan en sönük olanlardan biri olmalı diye geçirdim içimden, çok geçmedi karşımda istop etti bizim bol alkolle söndürülmüş süpernova. Eski ışıltılı halinden eser yoktu tabii. Yeşil, yeniklerle delik deşik, pejmurde yün bir hırka; eskiden beyaz olduğu, bazı belirsiz ve sanırım geniş düşey, dar yatay çizgilerden anlaşılan boka bulanmış bir bermuda pantolon ve bunlarla kreasyona bütünlük veren, sarı, pis bir tişört. Sırtında brazil yazanlardan muhtemel. Ve yüzünü bürümüş karanlık nikotin ormanı sakalının altında çizgiler, yüz hatları, mırıldanıyordu : ‘ günler, ah o eski günler, o, günler, o güzel günler…’ sanki…
Boyu benim kadar ve uzundu. Başıyla sert bir selam verip, ondan beklediğim bir şeyler söylemesi için bir boşluk yaratırken bakışımla, selamdaki sertlik konusunda beni haklı çıkarsa da söyledikleri, basitçe şarap parası yada bir sigaran var mı klasiğinden hayli uzaktı. Aslında selam verdikten sonra bir süre suratıma baktı. Biraz daha baktıktan ve tanıdığı, bildiği bir berduş olmadığımdan iyice emin olunca, sanırım, kollarını selamı çevikliğinde iki yana açıp “şşşu yıllldızlara bir bakk!, NASsıl darmadağın, nassIL parammmparçha!” diye haykırdı. Her hecesinde şairane vurguları eksik komadan devam etti sonra. “sen bunu beton sanarsın amma değilll. Ayna bu ayna! Ha ha! ay-na! O, tırraş oluyoğorm her gün bu aynada hıch!,,, Yaa bırakkk şimdi! Bak ne diyecem, Sen söyle, ilk patlamayı anımsarrrr mısın? Ha? Nasıldı ama nasıldı? Ha? ha? ha ha ha. Bom booom booooom ha? ha ha ha ha ha! Nasıldı ama boooom ha ha ha ha!” . Kaçıktı. Zıplıyordu. Yanımda bir çakmak vardı. bi çaksam, karşı kıyıya kadar uçardı fişek gibi. O derece sarhoş, ve karşıya düştüğünde bir daha ha ha ha! diye kahkahalar atıp, tepinip, booomm! diye bağırmaya devam edecek kadar sıyırmıştı üstelik. Bir de burnumun dibindeydi nedense. Beni ansızın öpüp hastalık bulaştırmasından falan değil de buram buram ispirto, leş gibi de çürümüş insan kokan kafasına dayanamadığımda hafifçe ittim geriye. Sendeledi. Tam itmiş olsam yuvarlanarak caddeye fırlayacağından korktum sanırım. Bir eksik bir fazla fark etmezdi ama iyi adamdı, kanım ısınmıştı o anda işte. Tabii burnumun dibine kafasını sokmadığı sürece.
“Ben daha yoktum o zaman, sen beni meleklerinden biriyle karıştırdın herhalde” dedim sırıtarak. Sallandı. Üççç diyecekmiş gibi ağzını açtı, yuvarladı, vazgeçti. Bir süre kafası önüne eğik, sallandı durdu önümde. Mimiklerinden, içinde ağır misafirler ağırladığını anlıyordunuz. Ancak, bu sessiz ritüelini fazla uzun tuttu. Çok fazla. O kadar ki, tedirginlik, daha doğrusu sonsuza uzanan bir bekleyişe hapsoluyorum hissiyle dayalı durduğum duvardan ayrılıp, dikilmek zorunda kaldım. Gözlerimi ondan ayırmadan yaptım bunu. Gidiyor olduğumu, parkın girişindeki Kameriye kafenin köşesine vardığımda, ansızın fark etmiş olacak ki, ben tam köşeyi dönerken “hoop! Nerrreye gidiyorsun be kardeşimmm, seninle işimiz var daha, hoppp yaaa! Oooo!” diye bir kabustan uyanır gibi bağırdı. Döndüm “ne işiymiş lan o iş”dedim. “ Gel gel, biz seninle ne işler çevirecez daha, gel hele yaklaş, bok mu var gidiyosun, gelll” dedi, bir yandan da nerden peyda olduğunu anlamadığım bir şarap şişesini sallıyordu elinde. Siktiri basıp dönüp gitmek vardı amma işte, bir şey oldu o an, döndüm. Konuşacak birilerine muhtaç hissediyordu kendini belli ki. “peki” dedim, “adam gibi konuşacaksan…”. ”Bırak yaa adamı madamı, bu gece var birrr tek, bir de şu dipsiz şişe… bıktım kardeşimmm bıktım yaaa! Son bir hikkkaye yazacas seninle gel, çok eğlenecez”. Şişeyi diktiği gibi gerisin geri yıkılması bir oldu. Koştum, kaldırdım.”senin hikayen pek yıkıkmış be usta”. Anlamadı. Sonra.”ben düşşşmedim” dedi, sallandı “sizzz girdiniz Yerin! dibineehh”…sallandı…”ama şimdi bitecek hikaye şşşşşh”…sallandı…” sarhoşluk yoktur aslen, haddinden fazla ayıklık vardır” dedi, bitirdi ve bir daha dikti şarabı başına. Ama bu kez düşmedi. Şaşkın bir halde menekşelere takıldı gözüm. “ kesin bir şey varsa kardeşim, o da, bu insanlık denen büyük hatanın, hikayesi de bambaşka sonlanmalı”. Menekşeler, bu tarafa dönmüş bizi dinliyorlardı. Berduş, güzel konuşmaya başlamıştı. Rüzgar, bir anda yön değiştirmiş, siyah bir poşet bacağıma çarpıp, yükselmişti. “ bu ağaçlar, bu toprak bu deniz anlattı ama duymazlıktan geldiniz; gerçeğe dokunarak, onu tadarak, işiterek ve koklayarak varlığımı kabul etseniz de yadsıdınız, küçümsediniz; gözlerinizde bin bir renkle esrik bir yalana verdiniz kalbinizi. Aydınlıkken her şey, karanlığa ram ettiniz kendinizi. Artık sıkıldım ben bu oyundan. Bitmeli artık! Bitsin!” Sesi, son kelimede, her şeyin içine işlemişti sanki, üstündeki yeşil ceketin güve yenikleri görünmez oldu bu arada. Menekşeler ağlıyordu. Bütün bu olanlar bir bardak suyun yere dökülüşü gibi sade ve olağanüstü bir olağanlıkla olup bitiyordu. Gördüklerime rağmen herhangi bir korku, his, en küçük bir duygu kırıntısı dahi yoktu içimde. Hayal gördüğümü mü düşünüyorum? Hayal miydi? Elimdeki şişeye baktım. 1893, Chateau d’ Yquem yazıyordu. Gülümsedim. Karşıdaki zeytin ağacından bir kuş havalandı o anda, sevinç çığlıkları atarak. Kameriye kafenin oradan bir kedi koştu, o ağaca tırmandı. Bense artık gerçekten orda değildim artık. Arkamı döndüm. Yeşil, güve yenikli partal hırkamın balçık yenine burnumu sildiğim gibi dönüverdim köşeyi. Bir otobüs daha geçti korkunç cüssesiyle. İçerden bir yığın göz bakıyordu, İnsanlığın hikayesi bambaşkaydı gerçekten de.
öldüğümde sadece ölmüş olmak istiyorum.
cennet istemiyorum.
cehennem istemiyorum.
gerçekten hiçbir şeyin göründüğü gibi görünmüyor olduğu gibi görünen herşeyin görünmediği anlamda görünür olmasını istiyorum.
henüz kullanılmamış bir telesekreter'de mesajları silin tuşu olmak istiyorum.
tapınağın mabedinde oturmuş, açık kapıya doğru dönmüş yüzünde huzur ve lotus pozisyonunda ve hayallerini, gözyaşlarını yitirmiş ve gerçekten, gerçekten kopmuş ve orada, benim kurduğum, benim yaşattığım tüm tüm tüm hayalleri an be an başka bir boyutta, onları benden çalarak, yaşayan, böylesi bir gücün bilgisine anahtarına haiz budist keşişin, şu an ona hayal ettiğim ölümünü yaşamasını istiyorum, burnundan ağzına hafif bir kan damlası, uzar, güneş doğmaktadır, bir kedi uyumaktadır bir yazıtın üstünde ve huzurun iki ve tek, ruh ve beden ve kenetlenmiş elleri gevşer, damlar, keşiş, zafusundan sola doğru önce yavaş ve sonra hızlı hızlı hayet basit, devrilir ve bunlar. şu anda. oluyor, oluyor! o turuncu sahtekar hayal parazitinin derhal ölmesini istiyorum. öldü de.
- novalgine de iyi bir çözümdür, belki.
baştan sona 9 lu akorlarla yazılmış, kendi içinde uyumsuz ve dolaşıp duran, bir o kadar huzursuz, bir o kadar bağlantısız, ve kulağa hiç de hoş gelmeyecek bir şarkı olmak istiyorum duyulan, duyulduğu anda. kimse ona şarkı demesin.
sırf böylesi bok bişey yazdığım için, sırf bir şeyi bişey olarak yazdığım için, sırf bu ve bu gibi şeyler için, örneğin ben sahilde yürürken, tek başıma, delinin teki gelsin, yanımdan geçerken kafama 7,65 firebird'ü dayayıp, tetiğe bassın istiyorum. silah patlayınca, kimse umursamasın, öylece denize düşüvereyim istiyorum.